Alun Munslow – Tarihin Yapısökümü
Tarih / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Tarihin Yapısökümü Yazar: Alun Munslow Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 291 Tarihe, özellikle kendi tarihine çok meraklı olup da tarihçi ve tarih metninin kendisi üzerinde pek durmayan bir entelektüel iklimde bu soruların hayati önemi ortadadır. Focault’ya göre ifade edersek, tarih geçmiş hakkında tarihçilerin çağdaş söylemlerinden ibarettir ve bu tarih, her bilgi gibi iktidar ilişkilerinin kurulmasında ve sürdürülmesinde kullanılır. Bir insanın yüzündeki çizgilere bakarak neleri yaşadığını çıkarabilir miyiz? Kaldı ki ortada kendisi değil de bir fotoğrafı, heykeli ya da resmi varsa, bunlar o insanın yaşadığı gerçekliği ne kadar yansıtır? Dolayısıyla, çizgilere bakılarak yazılanlar ve bu yazıları okuyanların yazdıkları nasıl bir tarihtir? Geçmiş ve bir daha geri gelmeyecek hayat deneyimin bıraktığı izlere bakarak aslına uygun olarak yeniden yaratmak mümkün müdür? Yani nesnel ve tek bir tarih yazılabilir mi? Yüzdeki aynı çizgilerden hem aşk acısı hem geçim sıkıntısı hem de kurak iklimin izleri okanabiliryorsa, tarihçinin kurduğu tarih metninin edebiyatçının kurduğu öyküden farkı nedir? İşte Alun Munslow Tarihin Yapısökümü’nde bu sorulara yanıt arıyor.Tarih salt zihinsel ya da salt dilsel bir kendilik olmadığı gibi nesnel de olamaz. Geçmişten bize kalan izler vardır. Ama bu izler kendi başlarına dilsizdir: Onları dillendiren tarihçidir. Tarihçi, fiilen varolan geçmişe açıklayıcı, ideolojik, siyasi nedenlerle hikayeler dayatarak bir anlatı,…

Konstantin Mihailoviç – Bir Yeniçerinin Hatıraları
Tarih / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Bir Yeniçerinin Hatıraları Yazar: Konstantin Mihailoviç Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 144 Sırp Konstantin Mihailoviç İstanbul’un fethinden iki yıl sonra, 1455 yılında, Niş yakınlarındaki köyünden Türkler tarafından alınıp başkente götürülür. Yirmi yaşındaki Mihailoviç kısa süreli bir eğitimden sonra Yeniçeri Ocağı’na kaydedilir ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarından, Ege kıyılarına ve Tuna’ya uzanan fetihlerine, başarısızlığa uğrayan Belgrad Kuşatması’na, 1458 Mora, 1461 Sinop ve 1462’de Uzun Hasan’a karşı Trabzon Seferi’ne ve daha birçok savaşa ve sefere katılır. Mihailoviç 1463’te, bir yeniçeriyken bu kez Macarlar tarafından ele geçirilir. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra ilkin Bohemya’ya sonra Polonya’ya geçen Mihailoviç, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunduğu süre zarfında yaşadıklarını yazdırır. Tam olarak hangi dilde yazdırıldığı bilinmeyen bu kroniğin bugüne kadar gelen Çek ve Leh versiyonları mevcut olmakla birlikte Sırpça olması gereken orijinali ortalıkta yoktur. Konstantin Mihailoviç hatıratında, on yıl hizmetinde bulunduğu Osmanlıların dinsel yapılarını, kurumlarını, kuruluşundan II. Bayezid’e kadar hanedanın tarihini, kimi ikinci elden anlatıları, imparatorluğun gelenek ve göreneklerini anlatmaktadır. Mihailoviç hatıratında tüm bunların yanı sıra, Polonya ve Macaristan krallarının Osmanlılarla yapacakları muhtemel savaşlarda kullanabileceği bilgiler de yer almaktadır.

Paulo Freire – Ezilenlerin Pedagojisi
Sosyoloji / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Ezilenlerin Pedagojisi Yazar: Paulo Freire Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 240 Paulo Freire hayatını ezilenlerin eğitimine, özellikle de okuma yazma bilmeyen yetişkinlerin eğitimine adamış bir eğitimci. Ezilenlerin Pedagojisi’nde ise sadece belli eğitim merkezlerinde uygulanacak alternatif bir pedagoji değil, amaçları kadar kullandığı araçlar da özgürlükçü olan bir özgürleşme siyaseti öneriyor. Ona göre, siyaset, kelimenin en geniş anlamıyla bir eğitim süreci çünkü. Freire öncelikle “bankacı eğitim modeli”ni reddeder. Bu modelde öğrenciler (ya da ezilenler), üzerlerine bilgi yatırımı yapılan pasif varlıklar, boş kaplardır. Bilgi onlara ihsan edilir, aktif bir araştırma sürecinin ürünü değildir. Onlar nesne, öğretmenler (ya da siyasal liderler) öznedir. Bu modelde dünya kapalı, durağan bir düzen, verili, tamamlanmış bir gerçeklik olarak sunulur. Diyalog değil, tek yanlı bir dayatma söz konusudur. Bu, ezilenleri kaderciliğe iten, özgürlükten korkmalarına yol açan ve bu yüzden de üzerlerindeki tahakkümü pekiştiren bir modeldir. Freire buna karşı, ezilenlere dayatılmayan, onlarla diyalog içinde oluşturulan bir pedagoji (siyaset), “problem tanımlayıcı eğitim” dediği bir model önerir. Ona göre kendini ne kadar devrimci sanırsa sansın, ezilenlere “nesne” muamelesi yapmayı sürdürerek otoriter ilişkileri yeniden üreten hiçbir pratik özgürleştirici olamaz. Özgürleşme, ezilenlere armağan edilecek bir şey değildir; onların özgürleşme mücadelesine özne olarak katılımlarının ürünüdür. Freire’in önerdiği model, insanların dünyayla ilişkilerindeki problemleri tanımlamalarını,…

Crispin Sartwell – Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik
Felsefe / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik Yazar: Crispin Sartwell Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 190 Platon’dan beri felsefe, hakikati gerçeklik yerine kavramlarda aramayı seçmiş; kavramlar dünyasının o tasarlanmış cazibesi karşısında, dünyevi olan daima yetersiz görülmüştür. Sonuç: kendi bedeninden, duygularından kaçmaya, arınmaya çalışan ve durmaksızın kavramların saf, renksiz, kokusuz, ideal güzelliğine erişmek için didinen modern insandır. Sartwell, Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik’te felsefenin soyut, steril dünyasından, acıları ve kötülükleriyle hayatın çıplak gerçekliğine açıldığımızda nelerin olacağını gösteriyor bize. Alışık olmadığımız kişisel bir dille şenlik ve aşka; elbette nefret ve ölüme, kısaca hayata çağırıyor bizi, hem de üniversite kürsüsünden, felsefesinin sayfaları arasından…Sartwell tezleri Nietzsche, Havel, Heidegger ve Bataille’ın görüşleriyle harmanlıyor; Amerikan yerlileri ve Uzakdoğu’nun geleneklerine kulak veriyor. Ona göre, tüm ahlaki değerler olması gerekeni anlatır; olanın eksik var olduğunu söyler, gerçekliği inkar eder. İhlal ise yaşamaya “evet” demektir. Çünkü yaşadığımızı günahlarımızla, suçlarımızla, korkularımızla, acılarımızla anlarız. Dünya erdem ve güzellik kadar sidik, bok ve nefretle birlikte vardır. Aşk kadar nefret de hayatın gerçeğidir; olduğu gibi olumlanmaya ve sonuna kadar yaşanmaya layıktır.Sertwell edepsizliği savunuyor. Ona göre, her edepsiz söz ya da fiil bedeni çağrıştır. Oysa uygarlık adına beden men edilmiş, bastırılmıştır; doğal kokuları parfümlere boğulmuş, faaliyeti kapalı odalara hapsedilmiştir. “Uygar insan” sınırlılığını inkar ederek, ölümünden, duygularından,…

Soren Kierkegaard – Kahkaha Benden Yana
Felsefe / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Kahkaha Benden Yana Yazar: Soren Kierkegaard Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 279 Büyük bir dehanın tanınmaması elbette üzücü; ama yanlış tanınması daha da beter. Ne yazık ki Kierkegaard bu iki durumu da dramatik şekillerde yaşadı ve yer yer de yaşamaya devam ediyor. Yaşadığı dönem olan XIX. yüzyılda kendi insanları tarafından anlaşılamadı; çünkü düşünceleri, eserleri onları kat kat aşıyordu. Kierkegaard’ın üzerine örtülen ölü toprağından sıyrılıp varlığını yeniden göstermesi için XX. yüzyılın başlarını beklemek gerekti: Yani “birey” kavramının yavaş yavaş uç verdiği, özleri bir “sistem” inşa etmeye dayalı felsefelerin çözülmeye başladığı bir zaman dilimini. Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran pek çok düşünür ve yazar Kierkegaard’dan önemli ölçüde yararlanmışsa da, Kierkegaard’ı merak eden okurlar onun “yanlış” bir kitabından başlamak ya da hakkındaki yanıltıcı yorumları ciddiye almak suretiyle bir anlamda onu gözden kaçırmışlardır. İşte bu kitap Kierkegaard’ı tanıdığını sananlar, hakkında şöyle bir “tanıtım” kitabı. Tanıyanlara ise kesinlikle “yeni bir bakış” kazandıracak bir eser. Kierkegaard okuru birkaç şekilde şaşırtıyor: Öncelikle yüz elli yılı aşkın zaman önce kaleme almış olduğu konular halen güncelliğini sürdürüyor. Sözgelimi, kamu, basın, özel hayat gibi kavramları derinlemesine ele alırken bugün de önemini koruyan olağanüstü tespitler yapıyor. Bunun dışında değişik karakterlerin ağzından tartışma yaratacak sözler sarf ediyor. Örneğin. “Can sıkınıtısı bütün…

Terry Eagleton – İdeoloji
Felsefe / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: İdeoloji Yazar: Terry Eagleton Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 308 İdeoloji terimi birbiriyle bağdaşmayan çok fazla anlam barındırıyor. Rorty, Foucault gibi bazı kuramcılar bu terimi tamamen atmayı ya da onun “söylem-iktidar ilişkisi”ni geçirmeyi öneriyorlar. Habermas, ideolojinin yerini “tekniğe” bıraktığını, geç kapitalizmin artık hiçbir söylemsel meşrulaştırıma ihtiyaç duymadan “kendi kendine” işlediğini iddia ediyor. “Sorun gerçekliğin yanlış temsili (ideoloji) değil, gerçeğin artık gerçek olmamasıdır” diyen ve toplumsal yaşamın ağır bir anlam kanaması geçirerek mevta olduğunu savunan Baudrillard, bu görüşün nihilist bir varyantını dile getiriyor.Tam da bu dönemde “reel” dünyada milliyetçilik ve dinsel köktencilik gibi ideolojilerin yeniden şahlandığına (yani ortada hâlâ “yanlış” ve “anlamlı” bir şeyler olduğuna) dikkat çeken Eagleton bu kitabında öncelikle ideoloji kavramından bütün bütüne vazgeçmenin ne denli makul bir şey sayılabileceğini sorguluyor. Son derece açık seçik bir dille ve gündelik yaşamdan aldığı esprili örneklerle Aydınlama’dan Postmodernizme, Marx’tan Laclau ve Mouffe’ye ideoloji kavramı hakkında düşünmüş hemen herkesin görüşlerini aktarıyor. Salt aktarmakla kalmıyor, onlarla verimli bir diyaloğa ve yer yer polemiğe de giriyor. Aslında kitabın tamamına “heterodoks” bir Marksistin postmodernist ve postmarksist düşünürlere karşı geliştirdiği heyecan verici ve çetin bir polemik gözüyle bakılabilir. “İdeoloji”nin gerçekten de birçok anlamı olmasından yola çıkan Eagleton’un amacı bunları sentezleyip tek ve yeterli bir ideoloji…

Ingvar Ambjörnsen – Beyaz Zenciler
Roman / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Beyaz Zenciler Yazar: Ingvar Ambjörnsen Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 368 Beyaz Zenciler uyku tulumları, sırt çantaları ve bira kasalarıyla Çingene hayatı yaşayan dumancılar, beyazcılar, asitçilerdir… Beyaz Zenciler şairdir, çılgındır, düş kurmayı ve küfretmeyi severler: Onları en iyi polisler tanır!.. Beyaz Zenciler, mahkûm edildiğimiz rezil, yoz televizyon dizilerine benzeyen hayatlardan; eğitim, kariyer, başarı ve benzeri cüce düşüncelerden nefret ederler… Beyaz Zenciler sevgi edebiyatı yapmazlar, severler: Bütün enerjilerini kendilerini garantiye almak için harcayanların hiçbir zaman anlayamayacağı kadar çok severler… Beyaz Zenciler gerçekten “düzen karşıtı”dırlar, tüm ideallere ve ideolojilere karşı ihanet içindedirler. Onlar toplum dışına atılmamışlardır, orada, “imkânsızın kıyısında öfkeli ve eğri bir hayat” yaşamayı seçmişlerdir… “Beyaz Zenciler coşku dolu, hem derin bir hüznü, hem de güçlü bir yaşama sevincini duyumsatabilen, çok renkli bir roman; ölümün kıyısına da ‘Bilemediğimiz ne çok şey var şu dünyada, iş ki aydınlık bir geleceğe hazırlıklı bulunalım’ sözlerini söyleten ruh haline de içtenlikle yaklaşıyor yazar. (…) Türkiye’deki gibi ‘uslu’ toplumlar, doğal olarak kıyıda yaşamanın da kıyısından geçiyorlar. Batı’da gelişen alt kültürler de buralara pek uğramadı; aslında, burada, üst kültürün kendisini de alt kültürlerin toplam çarpıklığı belirlediğinden, kıyıda doğup gelişen kültürlerden söz etmek çok zor.” Murat Aykul, Güneş “Ambjörnsen’ın kitabı hem yeraltına giden yolu ve oradaki…

Michel Foucault – Bilginin Arkeolojisi
Sosyoloji / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Bilginin Arkeolojisi Yazar: Michel Foucault Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 256 1926 yılında Fransa’nın Poitiers kentinde doğan Michel Foucault hem düşünceleri hem de yaşantısıyla kendisini özgürlüğe adamış bir filozof, bir eylem insanıdır. Belki de onu anlamanın en doğru yolu söyleşilerde kullandığı şu ifadelerdir: “Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır”; “oyun ancak sonunda ne olacağını bilmediğin zaman oynamaya değer olur”; “kitaplarımın her birisi benim yaşam öykümdür”. Foucault hem kendisinin hem de başkalarının her hangi bir kategorik çerçevenin içine yerleştirilerek nitelenmesinden ya da yargılanmasından son derece rahatsızlık duyardı mutlaka ama yine de onu anlatmaya giriştiğimizde bulabileceğimiz en uygun sıfat yine kendisinin kullandığı Düşünce Sistemleri Tarihçisi olacaktır. Foucault’nun düşünce hayatına bütünüyle egemen olan üç ana kavram vardır. Çözümlemelerinin “düşünce sistemleri”ne ilişkin olanları arkeoloji, “iktidar biçimleri”ne ilişkin olanları genealoji, “kendine özen gösterme”ye ilişkin olanları da etik ile belirlenen üç dönemde yapılır. Foucault için Klâsik olan xvıı. ve xvııı. yüzyıllar ile Modern olan xıx. ve xx. yüzyıllarda, bu dönemlere ilişkin oluşumları hem teorik hem de pratik alanlarında yöneten epistemelerin farklı olması nedeniyle, farklı biçimlerde görünen ve incelenen aynı pozitifliklerin (hayat, emek, dil) bilgisi hakkında gerçekleştirilen derinlemesine bir çözümleme yönteminin adıdır Bilginin Arkeolojisi. Bu çözümleme yöntemi, onun alt başlığı “psikiyatrinin arkeolojisi”…

Nelly Arcan – Fahişe
Roman / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Fahişe Yazar: Nelly Arcan Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 154 Elinizdeki yarı otobiyografik romanda romantik bir hikaye anlatılmıyor. Öyle maddi imkansızlıklar yüzünden kötü yola düşen, çileli bir hayat sürdükten sonra filmlerdeki gibi trajik bir ölümle hayata veda eden “altın kalpli” bir fahişe beklemeyin sakın….

John Fowles – Koleksiyoncu
Roman / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Koleksiyoncu Yazar: John Fowles Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 304 Koleksiyoncu, İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından John Fowles’un, birçok yayınevinden geri çevrilme talihsizliğini yaşayan ama yayımlandığında kendisine bugünkü ününü getiren ilk romanı. Fransız Teğmenin Kadını, Yaratık, Mantissa, Büyücü ve Daniel Martin gibi başyapıtlarının habercisi… Koleksiyoncu, bir kelebek koleksiyoncusu ile âşık olup kaçırarak zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki “mecburi” ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles’un olağanüstü üslubu ve ustalığıyla, bu ilişki, başka birçok ilişkiye de gönderme yapmakta; ahlaki kaygılarla baskı altına aldığımız yabanıl doğallığımız içinde, aslında neyi nereye kadar haklı ve geçerli bulabileceğimiz gerçekliğiyle bizi yüzleştirmektedir. Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki “iktidar” ve “teslim olma” isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında altsınıfın üstsınıfa yaranma, üstsınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek “yığınları” mümkün olduğunca kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir. Sadece bir psikolojik gerilim romanı olarak okunduğunda bile inanılmaz tatlar alacağınız Koleksiyoncu, bunun ötesine geçmekten ve kendi karanlıklarıyla yüzleşmekten korkmayanlara… Ya da Fowles’un dediği gibi, “Her insan kendisi…

Julian Barnes – Bir Son Duygusu
Roman / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Bir Son Duygusu Yazar: Julian Barnes Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 160 Julian Barnes’ın son romanı Bir Son Duygusu, yazarın önceki birkaç yapıtında da görüldüğü üzere, Barnes’ın yazarlığının gitgide başat öğesi haline gelmiş olan “anımsama yoluyla hayatı irdeleme” izleğinin çarpıcı bir açılımıyla başlıyor. Hikâyenin ana kahramanı Tony Webster, kırk yıl önce yaşadığı bazı olayları anımsar ve onları zihninde gelişigüzel bir sıraya dizer. Ne var ki, başlangıçta sıradan bir şeymiş gibi görünen bu anımsama edimi, Tony Webster’in kendisine bir günce bırakıldığını öğrenmesiyle birlikte, kahramanın hayatını durmadan sorguladığı ve sonunda kendi kişiliğine ilişkin son derece karamsar sonuçlara varacağı acımasız bir kimlik arayışına dönüşecektir. Emekli bir tarihçi olan ve şimdi pek etliye sütlüye karışmadan, hayatını tek başına sürdüren Tony Webster, geçmişinde bir kez evlenip boşanmıştır; Susie adında, iyi anlaştığını söylediği yetişkin bir kızı vardır. Günün birinde, bir avukattan aldığı bir e-postayla, kırk yıl önceki kız arkadaşı Veronica Ford’un annesinin ona vasiyetinde bir günce bırakmış olduğunu öğrenir ve çok şaşırır. Güncenin gerçek sahibiyse kırk yıl önce birlikte aynı okula gittiği, birçok yaşantıyı ve fikri paylaştığı ama ne yazık ki sonunda, kız arkadaşı Veronica’yı elinden alıp sonra da beklenmedik bir şekilde “sahneden çekilmiş” olan Adrian Finn’dir. Aralarında geçen olumsuzluklara karşın, zekâsına ve hayatı…

Julian Barnes – Korkulacak Birşey Yok
Deneme / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Korkulacak Birşey Yok Yazar: Julian Barnes Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 272 “Tanrı’ya inanmıyorum ama O’nu özlüyorum” gibi son derece çarpıcı bir ifadeyle başlayan Korkulacak Bir Şey Yok, Julian Barnes’ın ölüm, ölümlülük, Tanrı, sanatın ölüm karşısındaki yeri gibi temalar üzerine kaleme almış olduğu, tümüyle otobiyografik olmasa bile içinde yer alan anıların kapsamı itibariyle bu yanı belirgin biçimde ağır basan bir deneme, daha doğrusu, “anı” türü çerçevesinde de değerlendirilebilecek bir deneme kitabı. Julian Barnes, yaşlılık ve ölüm temalarını daha önce de çok sayıda yapıtında, özellikle Limon Masası başlıklı öykü kitabında işlemişti. Ne var ki, bu kez, söz konusu “can alıcı” konuyu, örneklerini daha ziyade edebiyat ve müzik, kimi yerde de bilim ve tıp dünyasından ustalıkla seçtiği, çok daha geniş bir deneme alanına taşıyor. Başta ünlü Fransız yazar Jules Renard olmak üzere Montaigne, Stendhal, Daudet, Somerset Maugham, Arthur Koestler gibi edebiyatçıların ya da Ravel, Rahmaninov, Şostakoviç, Prokofyev ve Rossini gibi müzisyenlerin ilginç tanıklıklarına yer ve-rerek, hepimizin mutlaka karşılaşacağımız bu kaçınılmaz ve “korkutucu olmayan” insanlık halini var olabilecek bütün boyutlarıyla irdelemeye girişiyor. Metnin dikkat çeken bir başka leitmotif özelliği de, Julian Barnes’ın tüm deneme boyunca, felsefeci olan ağabeyi Jonathan Barnes’la girmiş olduğu “yer yer çekişmeli, yer yer görüş birliği içinde cereyan…

Julian Barnes – Seni Sevmiyorum
Roman / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Seni Sevmiyorum Yazar: Julian Barnes Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 272 Seni Sevmiyorum, aynı kadını seven iki erkekle bu kadının dostluk, aşk, kıskançlık ekseninde gelişen ilişkilerinin ve yaşama dair pek çok şeyin sorgulandığı son derece değişik bir roman. Aşk üçgeninin köşelerinde duran kahramanlardan her biri, kendi sıraları gelince söz alıyorlar. Julian Barnes, etkili bir kamera tekniği yöntemi ve her zamanki eşsiz ironisiyle, kahramanlarının gönül yaralarını en acıtıcı noktalardan deşiyor. Stuart, kurallara aşırı bağlı, ayakları fazlasıyla yere basan ve aradığı ideal kadını bir türlü bulamamış bir bankacı; Oliver ise, onun tam tersine, dışa dönük, bir hayli delişmen, oyunbaz, alaycı bir dil öğretmeni. Bu iki kadim dost, tablo restorasyonuyla uğraşan Gillian’a âşık oluveriyorlar ve bütün dengeler altüst oluyor. Sonuç elbette yara alan dostluklar, kıskançlıklar, eleştiriler, öfkeler, alaylar, uzun söylevler, iç monologlar; kısacası, insana özgü olan her şey… Gillian, inip kalkan aşk tahterevallisinde kimi zaman Stuart’ın kimi zamansa Oliver’ın yanına oturuyor ve bir taraf hep aşağıda kalıyor. Seni Sevmiyorum işte bu “aşağıda kalış” duygulanımlarına ilişkin, yazınsal tatlarla dolu, son derece değişik bir roman. Acaba paranın egemen olduğu günümüz dünyasında “aşk” da piyasa güçlerine göre mi işler? Yoksa aşkın kendine özgü bir kanunu ve geçerliliği mi vardır? Aşkın gerçek bir değeri varsa,…

Guy Debord – Gösteri Toplumu
Sosyoloji / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Gösteri Toplumu Yazar: Guy Debord Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 240 Yaşamını medyatik uygarlığın ötesinde, herkesten uzakta ve gizlice tamamlamış olan Guy Debord XX. yüzyılın ikinci yarısının en önemli şahsiyetlerinden ve kâhinlerinden biridir. Gösteriye katılmayı reddeden bir radikaldir! Debord’un Gösteri Toplumu adlı kitabı yıkıcı olduğu kadar tarihe de direnebilmiş bir eserdir. 70’lerde yayımlandığında “aşırı” tezleri nedeniyle “şok” yaratmış, 80’lerde ise hayatın doğruladığı bir metin olarak kabul görmüştür. Egemenliğini tüm dünyada çoktan kurmuş ve gündelik dile geçirmiş olan gösteri toplumunu ilk kez tanımlayan ve adlandıran Debord, kapitalist iktisadın ve meta dolaşımının uzantısı olarak nitelendirdiği gösteri egemenliğinin sosyalist oldukları iddiasında olan ülkelerde de var olduğunu; dünyanın yeniden tek bir pazar haline geleceğini ve bürokratik iktidarların da Amerikan tipi gösterinin hâkimiyeti altına gireceğini söylemiştir. Gösteri Toplumu’nda tek kelimeyi bile değiştirme gereğini duymadan yıllar sonra kaleme aldığı Gösteri Toplumu Üzerine Yorumlar’da mafya, terörizm, polis devleti gibi olguların nasıl gösterinin bir parçası haline geldiklerini sergiler. Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık; hepimiz aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi oluruz. Tarihsel bilgiyi yok etmek, özgünlük görünümü altında sansürü genelleştirmek, gösterinin vazgeçilmez ikizi olan terörizme girişmek, doğruyu bir yanlışlık anı yapmak, öznelliği silmek… gösteri toplumunun söylemini…

J. G. Ballard – Sınırsız Rüyalar Diyarı
Bilimkurgu / 30 Aralık 2018

Kitap Adı: Sınırsız Rüyalar Diyarı Yazar: J. G. Ballard Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 175 Dış uzaylara ve geleceğe yolculuk temalarının kısırlığından kurtulmayan klasik bilim- kurgunun, giderek bri teknoloji tapınmasına dönüşüp, verili dünyayı sorgulamadığını öne süren Ballard, alternatif bir bilim – kurgu yaratmaya çalışan yazarlardan…. Geleceğin Şimdi’de yaşadığını ve “asıl yabancı gezegenin dünyamız olduğunu” bilierterek bizleri “iç yolculuklara” çaırıyor… Sınırsız Rüyalar Diyarı’nda ise tam bir sınırsızlık söz konusudur. Televizyonun karşısında sınırlı hayatlar yaşayan insanların rüyalarıyla yaşadıkları hayatlar arasında büyük bir uçurum anlatılır. Kendi rüyasında yaşamaya başlayan düzen kaçkını Blake’in düşleyip, tropikal bir cennete dünüştürdüğü kasabasının sakinleri, kendilerini arzularının sınırsızlığına bırakırlar… İnsanların uçabildiği; kuşa, balığa ve memeli hayvanlara dönüşebilfdiği; çalışmaktan vazgeçtiği; bankların kasalarındaki paraları dağıtmak istediği; kısacası, zihinlerin ve bedenlerin ruhlara koyduğu bütün sınırlarının yok olduğu bir rüya yolculuğudur anlatılan… Bütün cinsel arzuların serbestçe yaşadığı, herkesin çok cinsiyetli bir hayat sürdürebildiği; “bu dünyanın ahlaksızlıklarının öbür dünyada erdemlilik sağlayabileceğini” düşündüğü bir tür cinsel ütopya betimlenir romanda.